Pasifik Ofset | Elif Şafak
307
post-template-default,single,single-post,postid-307,single-format-standard,edgt-cpt-1.0.2,ajax_fade,page_not_loaded,,homa-ver-2.1, vertical_menu_with_scroll,smooth_scroll,blog_installed,wpb-js-composer js-comp-ver-5.2.1,vc_responsive

Elif Şafak

Yazdığı ilk roman Pinhan’la 1998 Mevlana Büyük Ödülü’ne layık görülmüş, sonrasında her romanı gündeme oturmuş bir yazar Elif Şafak. Seveni de vardır, sevmeyeni de; ama yeni Türk edebiyatında farklı bir yeri olduğuna kuşku yok. Basımı matbaamızda yapılan son romanı AŞK ile de edebiyat gündeminin ilk sırasına oturdu…Köşe yazarlığı yaptığı gazete(ler)den çocuklarına verdiği isimlere kadar her yaptığı ile popüler kültür ile edebiyat dünyasının kesiştiği bir gündem maddesine dönüşebiliyor ismi. Söyleşimizin satır aralarında yakalayacağınız gibi son derece mütevazi ve ölçülü bir mesafeye rağmen sıcacık biri. Sorularımızı içten bir samimiyetle yanıtlayan Elif Şafak’ın araladığı kapıdan o kalabalık dünyasına bakma fırsatı bulduk… Gördük ki bu kalabalık içinde olağanüstü bir dinginlik hakim.

 
 
Söyleşilerinizde soruların birçoğu benzer, akraba sorular oluyor; dolayısıyla yanıtlarınız da öyle. “Yazarak” üreten biri olarak, söz konusu bizzat kendiniz olduğunuz halde bu “tekrar” ve “aynılık” nasıl hissettiriyor?
Söyleşilerde sorulan sorularda benzerlikler olabiliyor.Her zaman değil ama zaman zaman. Yalnız ilginç olan şu bence: Bir romanı yüzlerce, binlerce insan okuyor. Ve her biri farklı bir nazarla, farklı bir tadla okuyor. Yani söyleşilerde benzerlikler olabilir. Ama önemli olan şu: Okurlarda benzerlik yok. Tek tek her okur özel ve ayrı benim gözümde.…
“Tekrar” ve “aynılık” konuşulduğunda akla yaşamınızda son yıllarda yaşadığınız değişimler geliyor… Yaşamla bambaşka bir bağ kurmuş durumdasınız. Yerleşik hayata mı geçti Elif Şafak? Ya gönlü ne âlemde?
Otuz beş yaşıma kadar sürekli bir yerden bir yere, bir şehirden bir şehire taşınarak yaşadım. Elimde bavul, sırtımda çanta, laptop. Benim için hayatın normal hali buydu. Son iki senedir daha yerleşik bir yaşam sürüyorum. Bu geçişi yapmak kolay olmadı. İlk başlarda yoğun bir depresyon yaşadım. Yerleşik hayattan ürktüm galiba. Düzenli bir aile ortamında büyümemiş olmamın da tabi çok etkisi var. Şunu görüyorum, tamamen yerleşiklik de tamamen göçebelik de farklı şekillerde yıpratıcı olabiliyor. Şimdi, çok şükür, bir sentez buldum. Yüzde yüz yerleşiklik benim tabiatıma aykırı. Yarı yerleşik yarı göçebe en iyisi. Ben sentezleri seviyorum.
Siyah Süt adlı romanınızda, yaşadığınız bu değişimi okurlarınızla paylaştınız. Bu sürecin sonunda yardıma ihtiyacı olan “Anaç Sütlaç Hanım” soluk almaya başladı… Peki, zamanla Sinik Entel Hanım ve Can Derviş Hanım’ın yardıma muhtaç hale gelme riski yok mu? Onları korumak için özel bir çabanız olacak mı?
İnsan öyle pat diye doğum yapar yapmaz anne olmayı öğrenmiyor. Bu da bir süreç. Adım adım öğreniyoruz. Annelikte sık sık bir şeyleri elime yüzüme bulaştırıyorum. Yemek yapmayı bilmeyen, ev işlerinden anlamayan, aklı karışık biriyim. Evlilik ve annelik beni çok değiştirdi. Köşelerimi yumuşattı. Dediğiniz gibi bu sefer de anaç yanımın ağır basması diğer yanlarımı gölgeler. Hâlâ asi yanım çekiştiriyor kolumdan ama kendi içimde daha dingin bir insan oldum galiba. Bunda Siyah Süt’ü yazmamın da çok etkisi var. O kitabı yazmak bana iyi geldi.
Son romanınız AŞK’ta Ella ve Aziz aşkının gündelik ayrıntılarını okurlarınıza bıraktınız… Bu tavrınız okuru “oyuna katma çabası” mıydı, yoksa ayrıntıları kendinize saklamak gibi “zarif bir tür bencillik” mi?
Ben okur dendiğinde pasif birini anlamıyorum. Okurlarda son derece aktif bir şekilde kitaba katılıyor. Anlamı beraber yaratıyoruz. Dolayısıyla bazı şeyleri okurun hayal gücüne bırakmayı seviyorum. Okura tepeden bakarak yazmıyorum. Kendimi okurla eşit görüyorum.Yatay bir zeminden bakıyorum. Bilhassa konu aşk olunca! Hepimiz aşka özlem duyuyoruz. Yüreğimizin derininde bir yerde hepimiz aslında bir eksiklik duygusuyla yaşıyoruz. Romanda Şems diyor ki:Her birimiz tamamlanmamış bir sanat eseriyiz. Ömrü hayatımız tamamlanmaya çalışmakla geçiyor. Bizi tamamlamayacak, bütünleyecek tek bir şey var. O da aşk! Bu hepimizin bildiği bir arayış.
Elif Şafak’a göre yaşamda “bencillik” hangi noktaya kadar tahammül edilebilir? Nerelerde, ne kadar bencildir Elif Şafak?
Benim için en zor ikilemlerden biri romancılığın getirdiği benmerkezcilik ile tasavvuftan gelen hiçlik bilincini dengelemek. Bu ikisi birbirinden tamamen farklı. Ama ikisi de var benim içimde. Romancılık çok bencil bir sanat. Yalnız başına yapılan. Kendinizi “yaratıcı” zannediyorsunuz. Öbür tarafta tasavvuftan gelen bir başka şuur var. “Yaratıcı değil, yaratılan” olduğunuzun idrakına varmak. Bu ikilemi tamamen çözdüm, aştım desem yalan olur. Çözmeye çalışıyorum demek daha doğru.
Sorularda kullanılan “Elif Şafak’a göre…” yönlendirmesi sizi kendinize yabancılaştırıyor mu? Kahvesini içen, çocuklarıyla zaman geçiren “kadın” ve bir de “yazar Elif Şafak” mı var sizin için(iz)de?

“Elif Şafak nasıl biri?” gibi sorular sorulduğunda ben de durup tereddüt ediyordum eskiden. Hâlâ da bazen bu soruya nasıl yaklaşacağımı bilemiyorum. Hepimizin içinde farklı sesler var. Bence insanın içinde alemler var. Kainatın aynasıyız tek tek her birimiz. İnsanı (ve kendimi) bu çoğulluk içinde anlamayı ve anlatmayı tercih ediyorum.
Matbaamızda basılan ve satış rekorları kıran son romanı AŞK’la Türk edebiyat dünyasını bir kez daha salladı Elif Şafak. Yarı yerleşik, yarı göçebe olarak nitelendirdiği hayatında Şafak, bir taraftan yazarlıkla, öte taraftan annelikle uğraşıyor.”

Yazıyor olmak sadece yazmak eylemiyle kısıtlı olmasa gerek… Fotoğraf çekildiğinde ruhunu kaybedeceğine inanan eski kabile insanları gibi kendinizi mi tüketiyorsunuz her satırda; yoksa budanan bir ağaç gibi yazdıkça büyümeye mi meyilli yaratıcılığınız?
Hani kan bağışladığımızda vücudumuz kan üretir. Enerji verdiğimizde enerjimiz tazelenir. Başkalarına hayırlı, güzel kelimeler söylersek bize de böyle kelimeler gelir. Ben böyle bakıyorum. Hikayelerin sahibi yok. Onlar zaten bana ait değiller. Hikayeler tüm insanlığın ortak malı. Yazarken kendimi tüketiyor olabilirim ama yazdıkça besleniyorum da. Aklen ve ruhen. İnsanlığın ortak hikayelerini gene insanlığın havuzuna akıtmak güzel geliyor bana.
Bizi ve sizle söyleşi yapan herkesi bir parça daha pastel ve hatta zaman zaman koyu renklerde sorulara yönlendiren siz misiniz acaba? Sizle yapılan söyleşilerin bir fon müziği olsaydı Leonard Cohen’den daha uygunu olmazdı gibi… Eğer tespitimiz yanlış değil ise, memnun musunuz bu belli belirsiz loşluktan?
Bu soru çok hoşuma gitti. Hiç böyle düşünmemiştim ama yakın geldi. Leonard Cohen’i zaten çok severim. Loşluğa gelince, haklısınız. Akışkanlık, çeşitlilik, loşluk, esneklik ve hareketlilik…. Bu kavramlar benim için temel. Benim romanlarım genellikle çok katmanlı yapılar. Ben onları çok odalı, çok kapılı binalara benzetiyorum. Farklı okurlar farklı kapılardan girip dolaşıyor bu yapıyı. Bazen iki okur aynı kitabı okuyup hiç karşılaşmayabiliyorlar. Yani farklı karakterlerle özdeşleşiyorlar, yakınlık kuruyorlar, hikayeyi farklı takip ediyorlar. Bu esnekliği çok seviyor ve önemsiyorum.
“Doğuda batılı bir yazar” da diyebiliriz size, “batıda doğulu bir yazar” da. Kimine göre bir önceki gazetenizde ait olmadığınız bir yerdeydiniz, kimine göre şu anda ait olmadığınız bir yerdesiniz… Herkes kendine yakın hissederken sizi diğerinin uzağına yerleştiriyor.
Türkiye’de ne yazık ki çabuk kutuplaşabilen bir toplumsal yapı var. Birbirimizi yıpratıyoruz. İnsanlar birbirlerini kolaylıkla “öteki” ilan edebiliyor. Oysa ben sanatçıların “öteki”si olmaması gerektiğine inanıyorum. Bilhassa edebiyatçıların. Benim için önemli olan “insan”.  Ademoğlu Havvakızı insan. Hepimizin özünün bir olduğuna inanıyorum. İnsanları kafamda kategorilere bölmüyorum. “Onlar”, “bunlar” diye ayrımlar yapmıyorum. Siyah-Beyaz’dansa griler, illa ki “orada” ya da “burada” olmaktansa arafta olmak yakın geliyor. Ruhen ve zihnen göçebe olmak. Hiçbir yerde demir atmamak.
Aiditeyt ve mülkiyet kavramlarıyla aranız nasıl? Ait olmak ya da birileri tarafından ait hissedilmek kısıtlayıcı mı?
Mülkiyet kavramı insan ruhunu yıpratıp sınırlayan birşey. Hele ki insanlar birbirinin üzerinde mülk iddiasında bulundukları zaman. “Benim karım”, “benim kocam”, “benim dostum”, “benim arkadaşım…” dediğimizde konuşan nefsimizdir. Ben aşkın özgürlükten beslendiğine inanıyorum. Dostlukların da.
Çocuk sahibi olmak “mülkiyet” duygusunun en üst düzeyi değil mi?
Haklısınız. Çocuk sahibi olmak resmi tamamen değiştiriyor. Ama kendi çocuklarımızı büyütürken de onları “tapusu bize ait” varlıklar olarak değil, ayrı bireyler olarak görmekten yanayım. Elden geldiğince.
Çocuklarınız Şehrazat Zelda ve Emir Zahir yerinde olmak ister miydiniz? Onlar “ünlü yazar” Elif Şafak’ın çocukları. Buradan hareketle, soru özel değilse, onlar adına özellikle sevindiğiniz ya da endişelendiğiniz tespitleriniz var mı?
Ben çocuklarımla beraberken “ünlü yazar” diye dolaşmıyorum ki. Matrak, biraz şapşal bir anne görüyorlar karşılarında. Dışarıdan bana bakan birçok insanın bilmediği yanlarım ortaya çıkıyor. Dünya edebiyat tarihinde son derece iyi yazar olup da berbat anne olan kadın yazarlar var. Umarım bu hataları tekrarlamam. Annelik ile yazarlığı yan yana götürmek kolay değil. Ama imkânsız da değil. Bir de çok masal ve hikaye anlatıyorum. Yemek pişirebilen, pasta börek yapabilen bir anne değilim ama hikayeler anlatıyorum ben de.
Okurlarımız için zaman ve mekan kısıtlaması olmaksızın hayali bir dost meclisi oluşturmanızı istesek… Sizin de bulunduğunuz bu mecliste geçmişten geleceğe kimlere minder vermeyi arzu ederdiniz?
Ne güzel soru bu. O hayali dost meclisinde gelmiş geçmiş pek çok insan olsun isterdim. Romanlarımın samimi, hakiki okurları da olmalı bence masada. Ben okurlarıma “ruhdaşım” gözüyle bakıyorum. Bizim aramızda derin ruh akrabalıkları var. Ama en güzeli meclisin kapısını açık tutmak. İsteyen gelsin. Kapıları açık tutmak en güzeli.
Bir okur olarak kitaplarla fiziksel anlamda nasıl bir ilişkiniz var?
Kitabı elimde tutmak, yanımda taşımak benim için çok önemli. Ben kitaplarımı biraz hırpalayarak okurum. Altlarını çize çize. Zamanla okudukça hemhal oluruz kitapla. En sevdiğim kitapların her tarafı çizik doludur. Benim romanlarımın da böyle okunması beni mutlu ediyor.
Yazdığınız kitabı yayınevine teslim etmenizin ardından kitabı elinize alana kadar nasıl bir ruh halinde oluyorsunuz?
Roman bittikten sonra bir boşluğa yuvarlanıyorum. Yazarlığın hiç sevmediğim aşaması bu işte. Yayınevinden kitap çıkana kadar bir garip boşluk duygusu oluyor. Zor, tatsız bir aşama bu. Sonra kitabı elime alınca geçiyor.
AŞK’ın baskısını ve cildini beğendiniz mi?
Evet beğendim. Bazı erkek okurlar pembeden rahatsız olduklarını söylüyorlar ama ben kapağı seviyorum. Bu romanın tasarımında çok güzel insanlarla çalıştım. Emekleri o kadar büyük ki. Fotoğraf sanatçısından kapak tasarımcısına editöründen matbaada baskıya hazırlayan ekibe kadar… Eğer AŞK bu kadar başarılı olduysa bu romana inanan, yapımında çalışan tüm bu insanlara borçluyum. Çok teşekkür ederim…